23 Kasım 2007 Cuma

Ignorance Is Bliss

Sonbaharın yılgın güneş ışığı altında, esen rüzgarın fısıltısında, senin kapının önünde, varlığının sıkıntısı, içimdeki gariplik, rahatsızlık hissi ve kapının önü. Kapının çalınışı ve açılışı yüzünü gördüğümde içimdeki kıpırtı, gözlerindeki ışıltı, bir uyanış başladı. Öyle ki içimde büyüyen bir devi vücudumu saran ve aklımı eline geçiren. Yada bakışlarındaki iticilik, varlığımdan rahatsızlık ve aklında sürekli dönüp duran ve düşünmeni engelleyen o düşünce. Bakışmalar, belki vücut teması, o dokunuştaki hatıralar, insanın kendine ve geçmişe karşı kaybettiği bir raunt. Maç bitmek üzere ve kazanan yok. Acı çekmenin bağımlılığı ve buna olan isteğimiz, garip olan ademoğlu ve bir gün bir yerde birisi tarafından sikilmiş hayatlarımız. Kendi özgür dünyamız, kendi etrafında dönen fakat bizim döndürmediğimiz, durduramadığımız zaman ve durmadan büyüyen sakallar. Birde buna özgürlük diyorlar. Kimse özgür değildir. Beyninizin içindeki o çocuk bile, o bile gençliğimizde doldurulduğu dini bilgilere takılıp tökezliyor. Bunu düşünmeden yaşayabilen milyarlarca insan ve paranın göz bürümüşlüğü, gerçeğin değişmesi, algının sığlığı ve cehalete giden yol. “Ignorance Is Bliss”, erdemli insanlar için yanlış bir dönem, mutlu olmak için gerçekliklerin değiştirildiği ve insanların hayatını başkaları için ve başkalarına göre düzenlediği...

Ormanın içinde yaşayan yalnız adamın bile mutlu olamayacağı ve bilginin değil de bilgili gözükmenin önemli olduğu bilgi çağı. Televizyonlar, bilgisayarlar ve internet, dünyayı küçülten ve yıkıma hazırlayan ama vazgeçilemeyen kitlesel uyuşturucular. Sorgulamayı engelleyen, insanları kalıba sokan ve vahşet gösteren. Ve egzoz dumanı uğruna nice insanların öldüğü tekerlekli araçlar. Binlerce yıllık dünyada yüzlerce kuşak ve yüz milyarlarca insan hayatı. Dünyadaki para rezervleriyle karşılaştırıldığında kişi başı değeri 5 dolara gelen homosappiens. İşletmenin temel kuralı: kazanılan para eksi öldürülen insan sayısı çarpı beş dolar. Sonuç artıysa kârdasın. Kapitalist düşüncenin laneti ve akan kan muslukları, ısınan dünya, eriyen buzullar ve kaybolan türler. Dışarıdan bakıldığında çürüyen bir şeftali gibi bozulan düzen.

Kaybettiğimiz değerler ve dinler. Sokakta dolaşan ve toplumu kınayan türbanlılar. Kucaklamak yerine iten, kendilerinin bindiklerini düşündükleri kurtarma filikalarına başkalarını almaya gönüllü olmayan sakallılar. Ve Mevlana’nın yılında bunları yapıp, insanları gözleriyle yargılayan, yozlaşmaya başlamış tutucu kesim. Ve bunların karşısında onların inancını küçümseyen ve kendi kafalarında yerden yere vuran gençlik. Tabloya uzaktan bakıldığında utanılması gereken, hiç bir inanca uymayan ve birbirini bırakın kucaklamayı çekemeyen ve küçümseyen insan ırkı.

Ve Converse, özgürlüğün amblemi, pop art kültüründen çıkan ve herkesin star olduğunu vurgulayan yıldızı ve hippilikten aldığı çemberi birleştiren ve ayağa giyildiği halde insanın aslında düşünce yapısını rahatlatan bir kavram. Zıplayan, koşturan ayaklar ve dünyanın dönüşünü takamayan insanlar. Gerçek mutluluğa ulaşan ve imrenilen gençler. Gençliğin hareketi ve uyuşturucunun rahatlığı. Çekilen fırtın mutluluğu, içilen biranın serinliği, kızgın kumlardan serin sulara, Moskova’dan New York’a çağımızın gençliği.

18+

Mavi ve sarı günışığı aydınlatırken kızıl saçarını, maviyi yaran teknelerin alışıldık görüntüsü ve aklında yeni olan geleceği. Özgürlüğün hafifliği ve birey olmanın ağırlığı. Ve midye dolmaları satan adamın gözünde çılgın üniversite gençliği, hangisiydi İstanbul’a gelme sebebi, ya da İstanbul muydu baştan çıkaran insanı. Aslanın ağzından alınıp bizim ağzımıza konulmuş ekmek ile yaşarken altın tepside sundukları İstanbul’un. Mutluluğu insanda değil de mekanda aramanın yanılgısı elbet vuracaktı insanı ve sonsuz delikte kaygan duvarlarla boğuşmanın sıkıntısını çekmektense ne zaman görecek insanoğlu esas değerin insanda olduğunu, ona verilmesi gereken değerin aslında yanlış yerlere harcandığını..

Kaybedilen günlerin hiç kazanılmayacak saniyeleri ve son saniye üçlüklerinin kurtarıcılığa cezp ediciliği. Sinema dünyasının bize kakaladığı dünyanın kurtuluşunun son saniyeye kaldığı yalanı. Yalan yalanı kovalar. Yalan gerçeği kovalar. Yalan gerçeği yakalar. Yalan gerçektir. İnanılan gerçektir. İnanılan yalandır aslında ve inanılan kandırmaca da yalnızlık mıdır insanın kaderi? Yoksa bu bir şans mıdır kısa insan hayatında?

Karşı - İstanbul

Bir rüya, beyaz, mavi, kırmızı, beynimde dolaşan dumanın uyuşukluğu, nesnelerin mantıksızlığı, ayağa kalktıktan sonra ve kahvaltının sonuna kadar aklımdan çıkmayan garip düşünceler. Ailenin bağlayıcılığı ve hayatımızın ileri dönemlerinde farkettiğimiz başkalarına bağlanmanın, bizde yarattığı acı ve bencilliğimizi kaybedişimiz. Değişen zaman ve iyi insanların kaybettiği savaş varolmaktansa yokolmanın hafifliği ve her şarkı sözünden kensine bir pay çıkarabilen beynimiz. Kahve, tarot falları ve The Secret, bu kadar kolay mı hayatı bilmek ve yönetmek, ters giden işler ve para kazanma endişesi, kimi zaman finaller, kimi zaman sevgililer, geçirdiğimiz evreler ve karşılaştığımız sınavlar, çözdüğümüz problemler, dolmak bilmeyen havuzlar, işimize yaramayacak bilgiler ve bir fotoğraf makinasının objektifinde martılar ve boğaz manzarası.
İstanbul, genci, yaşlısı, boğazı, piyasası ve egzos dumanı, insanların binbir derde düştüğü fakat boğulmadığı, bu hayatın bir alışkanlık olduğu şehir. Herkesin özlemi, çayla simidin kardeşliği ve martıların yemliği, fakirin umut kapısı, midyenin sofrası, medyanın yuvası ve benim de yuvam. Kim koparabilir ki ondan, tinerciler, hayat pahalılığı, trafik gibi sebeplerden. İstanbul bir ibadet, çekilen çilenin sonunun mutluluk olduğuna inanılan. Ezanların sesi ve diskonun lazeri, bazılarının jipleri bazılarının balıkçı tekneleri, para kazanmanın yorgunluğu ve geceden kalmalığın başağrısı. Zıtlıkların şehri, kargaşalı ve uykusuz, büyük ve vazgeçilmez.

Zavallı platonikler

Gözyaşlarımın sebebi sensin sanırım, suçu yalnızlığa attığım gecelerde, yanımda olmasını istediğim tek kişi sendin. Tıpkı bu gece olduğu gibi

Duygularım bu kadar derin olduğu halde neden seninle konuşamıyorum. Neden bu kağıttakileri senin yüzüne söyleyemiyorum. Galiba karşılık alamamaktan yada reddedilmekten korkuyorum. Seninle olamamaktansa, birlikte olmanın hayaliyle, ümidiyle yaşıyorum.

En umutsuz anımda şu mısralar geçti aklımdan:

Geçmişim, geleceğim nerdeyim ben
Bu gece, bu mısralardayım
Geçmişim geçmiş, geleceğim ise belirsiz
Ben gitsem ne değişir şu dünyada
Zaten yanımda değilsin, bari seni düşünmekten kurtulurum


Sonra kendime geldiğimde yaşamak için elimdeki tek neden seninle birlikte olma umudumdu. Ve bak hala, şu anda bile elimde fener, gecenin bir yarısı sana şu satırları yazıyorum. Sanırım umudum arttıkça ben daha da batıyorum bu aşk batağına.


Yazımı bitirmek istiyorum ama içimden gelenler durmuyor. Kelimelere sığdıramıyorum duygularımı. Eğer sığdırabilseydim o kelime “ben” olurdu. Umarım şimdi anlamışsındır niye seni sevdiğimi. Çünkü ben seni benden farklı görmüyorum.

*******************************************************

Nedendir bu hüznüm, yağmur yağdığı için mi hüzünleniyorum yoksa hüzünlenmek için yağmuru mu bekliyorum. Öyle ki yağmur serinlik hissi vereceği yerde içimi yakıyor. Burnum toprak kokusu yerine yalnızlık ve hüzün dolu bir nefes alıyor.

Yağmuru paylaşmak güzeldir. Ama ya isteyip de yapamıyorsanız. Ya paylaşacağınız insana sevginizi söyleyemiyorsanız. Ne önemi var şakırdayan yağmurun. Yüzünüzden süzülen damlaların yağmur mu yoksa gözyaşınız mı olduğunu anlayamadığınız bu gecede her şey size karşı. Tek duymak istediğiniz onun sesiyken, siz ondan çok uzakta ve umutsuz bekleyişler içindesiniz.

Belki de beklemek hata. Tek yapmanız gereken ona kalbinizi açıp içinizden geçenleri söylemek. Ama acaba içinizden geçenleri kelimelere dökebilecek misiniz? Acaba içinizdeki bu duyguları ona tam anlatamadan söylemeyi göze alabilecek misiniz?

Aslında tek yapmanız gereken gözlerinin içine bakmak ve elini tutmak gerisini yağmur halleder. Eğer bunlar ona karşı hissettiklerinizi birazcık olsun açıklayabiliyorsa emin olun sizin yağmura zaten ihtiyacınız yoktur.

Sebepsiz...

Sebepsiz, gözlerimi açtım sonra. Sanırım bir ürperti gelmişti. Ne kadar olmuştu oturmaya başlayalı; yarım saat, bir saat bilinmez. Zaten onun yanındayken zamanın önemi yok. Evvelde bir gece yürürken farketmiştik bu yerin güzelliğini. O gece de bu geceki gibi dolunaydı. Yine Beşiktaşta Üsküdar iskelesinin yanında taşa oturmuş, denizin iyotlu yosunlu kokusunda ayın dalgadaki pırıltılarını izliyorduk. Heralde o gece burayı keşfetmemiş olsaydık, bu gece keşfederdik. Çünkü ayaklarımız ortak karar almışçasına istemsiz gelmişti buraya. Nasıl geldiğimi hatırlamıyorum bile. Zaten onun yanındayken zamanın önemi yok.

Kıpırdandı. Sanırım o da üşümüştü. Eğildim kulağına “kalkalım mı” diye fısıldadım. Koluma daha sıkıca sarıldı. “Hayır, oturalım” dedi. Kayıtsız onu dinledim. Rüzgar artık kalın kürklü montumdan içeri giriyordu. Ama farketmezdi o burdaydı. Sahi, nasıl gelmiştik buraya. Akşam çıkmıştık dışarı. Aslında aklımda ona şöyle güzel bir istanbu masalı yaşatmak vardı ya, beyaz şarap ve balık bir de o kadar hoş ve mayhoş keman sesi. Ne güzel olurdu. Ama şu öğrenciliğin, şu parasızlığın gözü kör olsundu. Sonra girmişti koluma sanki aklımdan geçeni anlamış, cüzdanımın boş olduğunu bilirmiş gibi. Başlamıştık yürümeye. Onu bu yüzden seviyordum. Bazı şeyleri konuşmadan halledebiliyorduk. Hatta ben duruyordum, o karar verip hallediyordu. Tıpkı annem gibi. Yürürken neredeyse hiç cümle kurmadık. Sadece kelimeler vardı. Ne özne, ne yüklem sadece kelimeler. Derken işte burdaydık, yine aynı yerde, aynı topun önünde. Önce bir denize baktık, sonra birbirimize ve ellerimiz daha sıkı tutuştu. Sonra neden bıraktım, montumun cebine soktum ellerimi. Oturduk. Ağırlığını bana verdi. Güveniyordu. O an orda benim olmam onun için yeterliydi. Yaslanışında bunu hissedebiliyordum. Zaten ben de onu bu yüzden seviyordum. Sessiz dakikalar birbini takip etti. Neden sonra ağzımdan kelimeler dökülmeye başladı. Biz olmadığımız bir zamanda,bizden başka insanların garip hikayelerini anlatıyordum ona, hoşuna gidiyordu, hiç ses çıkarmadan dinliyor, bazen omuzumdaki yükünü artırıyor ve bana hikayeyi bitirmem için şevk veriyordu. Bana da güzel geliyordu eski İstanbulu anlatmak, garip hikayelerini, hiçbiri gerçek olmayan. Hikaye bitti. Kulağımda bir fısıltı “ seni seviyorum”. “Ben de seni” demedim gerek yoktu.onuzlarım hala onu taşıyordu çünkü, bir iki saniye sustuk sonra o başladı, en narin sesiyle bir şarkı mırıldanmaya , eşlik etmek istiyordum ama öyle narin söylüyordu ki sanki ağzımı açsam o sesler havada kırılacaktı. Sustum. Şarkısı bitti, eğildim. Yanağına kuru bir öpücük koydum. Sadece tenini hissetmiş olmak için. Pürüzsüzlüğünü birkez daha dudağımda hissedip, ona birkez daha aşık olmak için. Tekrar denize döndük, ay ne kadar güzel parlıyordu, sadece baktık özünü içimize çekmek ister gibi. Vücudu hareketlendiğinde ben de kalkmaya hamletmiştim. Son birkez dönüp aya baktım, sonra onun gözlerine, aklımdan geçmiyordu ama yine de ağzımdan döküldü ve fısıldadım:
“Seni düşünürüm, gecemi aydınlatan gözlerini bir de”

İstanbul Hikayeleri No:1

İstanbul Hikayeleri no:1 28,12,2005 Cihangir



Şu arka masada oturan kadın, bir yandan çayını yudumlayan arkadaşına bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bir yandan da köpeğinin masanın üstüne kafasını uzatmasın engellemeye. Köpeği lafla ikna etmeye çalışıyor. Yakın, her şeyini anlattığı bir arkadaşı yok gibi, kız kardeşi de evlenip Ankara’ya gittikten sonra pek fazla dertleşmez olmuş. Kız kardeşi bayramlarda geldiğinde gözyaşlarını tutamamasının sebebi bu belki de. Ve sanırım sabahları kahve içmeye çağıracağı bir karşı komşusu da yok. Çoğu insan gibi onun da hayatı dışarıdan göründüğü kadar tozpembe; “köpeği gezmeye çıkarıp, cihangir camisinde çay molası vermek gibi”; olmadığını düşünüyorum. Kocasıyla evlendiği zamanki mutluluğundan uzaklaşmış sanki biraz. Sabah işe giderken hala öpücüğü eksik etmiyor kocası ama niye bu sabah banyoda arkadan sarılmadı ki ona hem de sırf o sarılma için 5 dakika boyunca aynanın karşısında boş boş beklemişken. Artık eve gelirken çiçek getirmemesini pek takmıyor, o safhayı aşalı biraz olmuş. Kafasını kurcalayan birkaç soru daha var sanki biraz daha derinlerde, malum daldı az önce konuşurken. Sebebi belki alt kattaki Ayşe hanımın yeni arabası, belki birkaç gün geciken adeti. Ama galiba esas eksikliği 30 yaşında henüz çocuk sahibi olmamış olması. Sabah kahvaltıda açacaktı konuyu kocasına ama son anda akşam güzel bir yemek masasında söylemenin daha uygun olacağını düşündü, belki de onu da erteleyip birlikte televizyon izlerken eşine sarılıp söylemeyi. Vakti gelmişti artık, eşinin saçındaki birkaç beyaz tel de maçın ilk yarısının sonuna gelindiğinin sinyalini veriyordu zaten. Ve içinde her kadının annesine duyduğu o derin bağlılığın yanında birazda iç burukluğu var. Sanki sabah annesiyle konuşurken onun sesinde bir şey hissetti. Ve onu hissedebilecek tek kişi de oydu, çünkü o annesinin büyük kızıydı. Çünkü aralarında özel, tarif edilemez ve duygusaldan öte genetik bir bağ vardı. Telefonda annesine gece gördüğü rüyayı anlatmıştı, annesi de “hadi hayırlısı” demişti. Ve o iki kelime genç kadını rahatlatmıştı. Sadece o iki dudaktan dökülen o iki kelime. Şimdi köpeğiyle birlikte masadan kalktı. İki ince belli çay bardağına sıkıştırılan bir arkadaşlığı, belki başka bir gün için sözleşip, ardında bırakarak akşam yemeği için çeri domates almaya gitti, çünkü kocası salatanın üstünde duran o küçük domatesleri çok seviyordu, o da kocasını.

New Era

Geçmişin hayaletleri ve yeni dönemin başlangıcı, birşeylerin sonuna gelmenin iç burukluğu ve yeni şeylere atılmanın heyecanı, insanlara daha az değer verme kararı ve özgürlüğe giden yol. Hayat sınavının yeni dönemi. Eski dostlar, yeni ortamlar, değişen dengeler ve geride bırakılanlar, ayrılanlar ve yeni katılanlar, sessiz gemiyle ayrılan sevilenler. Filizlenen umutlar, yeni işler, insalar ve dersler, İstanbulun tadı, ramazan mahlaları, iftarsaati ve makina fakültesi, Aynı bina, farklı yatak; aynı insanlar, farklı ilişkiler; aynı okul farklı bölümler, ısıtma, soğutma, klima ve tesisat, 2007-2008 güz dönemi ve ilk haftanın sonu.