23 Kasım 2007 Cuma

İstanbul Hikayeleri No:1

İstanbul Hikayeleri no:1 28,12,2005 Cihangir



Şu arka masada oturan kadın, bir yandan çayını yudumlayan arkadaşına bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bir yandan da köpeğinin masanın üstüne kafasını uzatmasın engellemeye. Köpeği lafla ikna etmeye çalışıyor. Yakın, her şeyini anlattığı bir arkadaşı yok gibi, kız kardeşi de evlenip Ankara’ya gittikten sonra pek fazla dertleşmez olmuş. Kız kardeşi bayramlarda geldiğinde gözyaşlarını tutamamasının sebebi bu belki de. Ve sanırım sabahları kahve içmeye çağıracağı bir karşı komşusu da yok. Çoğu insan gibi onun da hayatı dışarıdan göründüğü kadar tozpembe; “köpeği gezmeye çıkarıp, cihangir camisinde çay molası vermek gibi”; olmadığını düşünüyorum. Kocasıyla evlendiği zamanki mutluluğundan uzaklaşmış sanki biraz. Sabah işe giderken hala öpücüğü eksik etmiyor kocası ama niye bu sabah banyoda arkadan sarılmadı ki ona hem de sırf o sarılma için 5 dakika boyunca aynanın karşısında boş boş beklemişken. Artık eve gelirken çiçek getirmemesini pek takmıyor, o safhayı aşalı biraz olmuş. Kafasını kurcalayan birkaç soru daha var sanki biraz daha derinlerde, malum daldı az önce konuşurken. Sebebi belki alt kattaki Ayşe hanımın yeni arabası, belki birkaç gün geciken adeti. Ama galiba esas eksikliği 30 yaşında henüz çocuk sahibi olmamış olması. Sabah kahvaltıda açacaktı konuyu kocasına ama son anda akşam güzel bir yemek masasında söylemenin daha uygun olacağını düşündü, belki de onu da erteleyip birlikte televizyon izlerken eşine sarılıp söylemeyi. Vakti gelmişti artık, eşinin saçındaki birkaç beyaz tel de maçın ilk yarısının sonuna gelindiğinin sinyalini veriyordu zaten. Ve içinde her kadının annesine duyduğu o derin bağlılığın yanında birazda iç burukluğu var. Sanki sabah annesiyle konuşurken onun sesinde bir şey hissetti. Ve onu hissedebilecek tek kişi de oydu, çünkü o annesinin büyük kızıydı. Çünkü aralarında özel, tarif edilemez ve duygusaldan öte genetik bir bağ vardı. Telefonda annesine gece gördüğü rüyayı anlatmıştı, annesi de “hadi hayırlısı” demişti. Ve o iki kelime genç kadını rahatlatmıştı. Sadece o iki dudaktan dökülen o iki kelime. Şimdi köpeğiyle birlikte masadan kalktı. İki ince belli çay bardağına sıkıştırılan bir arkadaşlığı, belki başka bir gün için sözleşip, ardında bırakarak akşam yemeği için çeri domates almaya gitti, çünkü kocası salatanın üstünde duran o küçük domatesleri çok seviyordu, o da kocasını.

Hiç yorum yok: