Sebepsiz, gözlerimi açtım sonra. Sanırım bir ürperti gelmişti. Ne kadar olmuştu oturmaya başlayalı; yarım saat, bir saat bilinmez. Zaten onun yanındayken zamanın önemi yok. Evvelde bir gece yürürken farketmiştik bu yerin güzelliğini. O gece de bu geceki gibi dolunaydı. Yine Beşiktaşta Üsküdar iskelesinin yanında taşa oturmuş, denizin iyotlu yosunlu kokusunda ayın dalgadaki pırıltılarını izliyorduk. Heralde o gece burayı keşfetmemiş olsaydık, bu gece keşfederdik. Çünkü ayaklarımız ortak karar almışçasına istemsiz gelmişti buraya. Nasıl geldiğimi hatırlamıyorum bile. Zaten onun yanındayken zamanın önemi yok.
Kıpırdandı. Sanırım o da üşümüştü. Eğildim kulağına “kalkalım mı” diye fısıldadım. Koluma daha sıkıca sarıldı. “Hayır, oturalım” dedi. Kayıtsız onu dinledim. Rüzgar artık kalın kürklü montumdan içeri giriyordu. Ama farketmezdi o burdaydı. Sahi, nasıl gelmiştik buraya. Akşam çıkmıştık dışarı. Aslında aklımda ona şöyle güzel bir istanbu masalı yaşatmak vardı ya, beyaz şarap ve balık bir de o kadar hoş ve mayhoş keman sesi. Ne güzel olurdu. Ama şu öğrenciliğin, şu parasızlığın gözü kör olsundu. Sonra girmişti koluma sanki aklımdan geçeni anlamış, cüzdanımın boş olduğunu bilirmiş gibi. Başlamıştık yürümeye. Onu bu yüzden seviyordum. Bazı şeyleri konuşmadan halledebiliyorduk. Hatta ben duruyordum, o karar verip hallediyordu. Tıpkı annem gibi. Yürürken neredeyse hiç cümle kurmadık. Sadece kelimeler vardı. Ne özne, ne yüklem sadece kelimeler. Derken işte burdaydık, yine aynı yerde, aynı topun önünde. Önce bir denize baktık, sonra birbirimize ve ellerimiz daha sıkı tutuştu. Sonra neden bıraktım, montumun cebine soktum ellerimi. Oturduk. Ağırlığını bana verdi. Güveniyordu. O an orda benim olmam onun için yeterliydi. Yaslanışında bunu hissedebiliyordum. Zaten ben de onu bu yüzden seviyordum. Sessiz dakikalar birbini takip etti. Neden sonra ağzımdan kelimeler dökülmeye başladı. Biz olmadığımız bir zamanda,bizden başka insanların garip hikayelerini anlatıyordum ona, hoşuna gidiyordu, hiç ses çıkarmadan dinliyor, bazen omuzumdaki yükünü artırıyor ve bana hikayeyi bitirmem için şevk veriyordu. Bana da güzel geliyordu eski İstanbulu anlatmak, garip hikayelerini, hiçbiri gerçek olmayan. Hikaye bitti. Kulağımda bir fısıltı “ seni seviyorum”. “Ben de seni” demedim gerek yoktu.onuzlarım hala onu taşıyordu çünkü, bir iki saniye sustuk sonra o başladı, en narin sesiyle bir şarkı mırıldanmaya , eşlik etmek istiyordum ama öyle narin söylüyordu ki sanki ağzımı açsam o sesler havada kırılacaktı. Sustum. Şarkısı bitti, eğildim. Yanağına kuru bir öpücük koydum. Sadece tenini hissetmiş olmak için. Pürüzsüzlüğünü birkez daha dudağımda hissedip, ona birkez daha aşık olmak için. Tekrar denize döndük, ay ne kadar güzel parlıyordu, sadece baktık özünü içimize çekmek ister gibi. Vücudu hareketlendiğinde ben de kalkmaya hamletmiştim. Son birkez dönüp aya baktım, sonra onun gözlerine, aklımdan geçmiyordu ama yine de ağzımdan döküldü ve fısıldadım:
“Seni düşünürüm, gecemi aydınlatan gözlerini bir de”
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder